Demir Çağı İskoçyası’nda Sıradışı Ritüel: Kemikten Aletler ve Beyni Çıkarılan Cenaze
Hızlı Erişim / İçindekiler
- Loch Borralie Mezarı ve Tavşanların Ortaya Çıkardığı Sırlar
- Kemiklerin İşlenmesi: Yamyamlık mı, Ataya Saygı mı?
- Antik DNA Bulguları: Kuzey Denizindeki Akrabalık Ağları
Geçmişin karanlık dehlizleri, günümüz insanının rasyonel kalıplarla anlamlandırmakta zorlandığı pratikleri zaman zaman gün yüzüne çıkarıyor. İskoçya’nın vahşi ve sarp kuzey kıyılarında yürütülen yeni bir antropolojik inceleme, yaklaşık iki bin yıl önce yaşamış bir topluluğun ölümle kurduğu sıradışı bağı gözler önüne serdi. Demir Çağı Britanyası’nda hayatını kaybeden bir kadının cenazesi üzerinde gerçekleştirilen işlemler, sadece klasik gömü geleneklerini altüst etmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal hiyerarşi ile ritüelistik uygulamaların sınırlarını yeniden çiziyor. Arkeologların titiz incelemeleri, merhumun bedeninin ölümün hemen ardından anatomik bir mühendislikle nasıl yeniden şekillendirildiğini açıkça belgeliyor.
Loch Borralie Mezarı ve Tavşanların Ortaya Çıkardığı Sırlar
Kuzey İskoçya'nın ıssız coğrafyasında yer alan Loch Borralie Gölü yakınlarında, taşların üst üste yığılmasıyla oluşturulmuş dikdörtgen bir mezar yapısı bulunuyor. Bu kadim yapı, aslında ilk kez iki bin yılında, bölgedeki tavşanların toprağı kazması neticesinde bazı insan kemiklerinin yüzeye fırlamasıyla fark edilmişti. İlk kazı raporlarında, yüzeydeki aşınmaların kemiren hayvanlar ya da köpekler tarafından yapıldığı tahmin edilse de yakın dönemde yapılan yeni bir arkeoloji haberi çalışması, ezberleri tamamen bozdu. Bilim insanları, Antiquity dergisinde yayımlanan güncel makalede, bu iskelet kalıntılarının vahşi doğanın diş izlerini değil, insan elinden çıkan bilinçli kesikleri taşıdığını kanıtladı.
Taş yığınının altından çıkarılan kalıntılar iki farklı bireye ait. İlki, öldüğünde otuz yaşının üzerinde olduğu belirlenen bir kadının iskeleti; ikincisi ise henüz on beş yaşlarında hayata veda etmiş bir erkek çocuk. Milattan önce birinci yüzyıl ile milattan sonra birinci yüzyıl arasına, yani bölgenin Demir Çağı dönemine tarihlenen bu mezarda, asıl şaşkınlık yaratan durum kadının kemiklerinde gözlemlendi. Kadının kafatası tabanında olağan dışı bir kırık tespit eden araştırmacılar, kemiğin iç kısmında keskin bir aletle yapılmış derin insizyonlar buldular. Antropologların ortak kanaatine göre bu izler, kadının ölümünün hemen ardından beyninin kafatasından kasıtlı olarak kepçe benzeri bir yöntemle kazındığına işaret ediyor.
Kemiklerin İşlenmesi: Yamyamlık mı, Ataya Saygı mı?
Ritüelin ürkütücü boyutu sadece beyin tahliyesiyle sınırlı kalmamış. Uzmanlar, kadının kollarından üç, bacağından ise bir kemiğin yerinden çıkarılarak özel olarak işlendiğini saptadı. Kemiklerin iç katmanları keskin bir aletle yontulmuş, uç kısımları sivriltilerek işlevsel birer alet formuna getirilmiş. İşin en gizemli tarafı ise bu kemik aletlerin, işlem bittikten sonra mezarın içine gelişigüzel fırlatılmamasıdır. Kimliği belirsiz kişilerin, kadının kollarını ve bacağını oluşturan bu modifiye edilmiş parçaları, mezarın içine tam olmaları gereken doğru anatomik hizaya göre yerleştirmek için büyük çaba harcadığı görülüyor.
Bu denli karmaşık bir uygulamanın arkasındaki motivasyonu çözmek, günümüz dünyasından bakıldığında oldukça güç. York Üniversitesi'nden arkeolog Laura Castells Navarro, bu kemik manipülasyonlarının kesin bir nedenini söylemenin zor olduğunu aktarıyor. Ancak kemiklerin büyük bir özenle yeniden bir araya getirilip taş mezara yerleştirilmesi, bu kadının yaşadığı toplulukta sıradan biri olmadığını, aksine büyük bir saygı ve hürmet gördüğünü akıllara getiriyor. Topluluğun önemli bir atasını kutsama arzusu ya da ritüelistik bir yamyamlık pratiği, bu eylemin temel sebebi olabilir. Kemiklerin sergilenmek üzere temizlenmesi ihtimali de masadaki güçlü teoriler arasında yer alıyor.
Antik DNA Bulguları: Kuzey Denizindeki Akrabalık Ağları
Mezardaki diğer birey olan on beş yaşındaki gencin iskeletinde ise hiçbir mekanik müdahale ya da modifikasyon izine rastlanmadı. Fakat her iki iskeletten elde edilen antik DNA verileri, tıp ve antropoloji dünyasına çok daha geniş bir perspektif sundu. Genetik haritalama, bu iki bireyin muhtemelen ortak büyükanne ve büyükbabalara sahip, ikinci dereceden kuzen olduklarını ortaya koydu. Dahası, bu iki insanın genetik kodları, İskoçya’nın ana karasındaki diğer prehistorik alanlarda ve hatta açık denizdeki uzak Orkney Adaları’nda gömülü olan antik topluluklarla akrabalık bağları taşıdıklarını gösteriyor.
Bugün bakıldığında nüfusu son derece seyrek olan bu kuzey topraklarının, binlerce yıl önce deniz yoluyla birbirine sıkı sıkıya bağlı, hareketli topluluklara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyor. Yaklaşık dört bin yıllık bir zaman dilimine yayılan prehistorik mezarların bölgedeki yoğunluğu, Demir Çağı insanlarının sandığımızdan çok daha karmaşık ve uzun mesafeli sosyal ağlar kurduğunu kanıtlıyor. Denizci toplulukların küçük gruplar halinde İskoçya’nın kuzey kıyıları ile adaları arasında periyodik olarak seyahat ettiği, bu seyahatlerin sadece ticaret değil, köklü kültürel ve cenaze geleneklerinin aktarımıyla da sonuçlandığı görülüyor. Loch Borralie'deki bu sıradışı kadın, kendi kemiklerinden yapılan aletlerle gömülürken, aslında ardında denizleri aşan devasa bir toplumsal ağın hikayesini bırakmış oldu.
Kaynak: livescience.com 2,000 years ago in Scotland, people removed a corpse's brain and fashioned the arm bones into tools
BilimBox Yorumu: Loch Borralie mezarından çıkan bu çarpıcı bulgular, modern insanın "ölüm" ve "beden" kavramlarına yüklediği kutsallık ile tabu algısını kökünden sarsıyor. Bizler bugün bir ölünün bedenine dokunmayı veya kemiklerini yontmayı bir saygısızlık ya da barbarlık emaresi olarak görme eğilimindeyiz; oysa iki bin yıl önceki Demir Çağı topluluğu için bu eylem, muhtemelen en yüksek sadakat ve aidiyet ifadesiydi. Bir atanın beynini temizlemek, kemiklerini keskinleştirip alet haline getirmek ve sonra onları anatomik düzenine sadık kalarak kutsal bir alana teslim etmek, ölümü bir son değil, toplumsal hafızanın fiziksel bir devamlılığı olarak gördüklerini kanıtlıyor. İşin genetik boyutu ise Britanya'nın bu en kuzey ucundaki insanların izole birer yabanıl olmadığını, aksine azgın dalgalarla boğuşarak adalar arasında mekik dokuyan, sınır ötesi evlilikler ve ittifaklar kuran dinamik bir ağın parçası olduğunu belgeliyor. Bu keşif, antik toplumların zihinsel haritalarını anlamak için sadece geride bıraktıkları çanak çömleklere değil, bizzat kendi bedenlerine kazıdıkları kültürel kodlara bakmamız gerektiğini hatırlatan muazzam bir antropolojik ders niteliğindedir.