Savaşta Yıkılan Sadece Taşlar Değil
Savaş denildiğinde akla ilk olarak bombalar, yıkılan şehirler ve hayatını kaybeden insanlar geliyor. Oysa çatışmaların bıraktığı hasar bazen çok daha derin yerlere dokunuyor. Bir caminin kubbesi çöktüğünde, eski bir kilise harabeye döndüğünde ya da bir müze yağmalandığında kaybolan şey yalnızca tarihi yapı olmuyor. Yeni araştırmalar, özellikle kadınların bu tür yıkımlardan çok daha farklı ve ağır biçimde etkilendiğini ortaya koyuyor.
Son yıllarda Ukrayna, Gazze, İran, Suriye ve Irak gibi çatışma bölgelerinde yüzlerce kültürel alan zarar gördü. UNESCO verilerine göre yalnızca Ukrayna’da Rusya’nın geniş çaplı işgalinden bu yana 500’den fazla kültürel miras noktası hasar aldı. Gazze’de onlarca tarihi yapı yok oldu. İran’daki Dünya Mirası listesinde yer alan Golestan Sarayı bile yakın bir hava saldırısından etkilendi.
Bu tarz haberlerde genellikle “insanlığın ortak mirası yok ediliyor” ifadesi kullanılıyor. Ancak yeni çalışma, bu yıkımın toplumların günlük yaşamı üzerinde çok daha kişisel sonuçlar yarattığını gösteriyor. Özellikle kadınlar için ibadethaneler, tarihi yapılar ve kültürel alanlar sadece geçmişin sembolü değil; aynı zamanda güven hissinin, sosyal bağların ve ortak yaşamın merkezinde duran alanlar.
IŞİD’in Hedefinde Sadece İnsanlar Yoktu
Araştırma, özellikle IŞİD’in Suriye ve Irak’taki saldırıları üzerine yoğunlaşıyor. 2013 sonrası dönemde örgüt yalnızca katliamlar gerçekleştirmedi. Aynı zamanda müzeleri, mezarlıkları, kiliseleri, türbeleri ve tarihi alanları sistematik biçimde hedef aldı. UNESCO bu süreci “kültürel temizlik” olarak tanımlamıştı.
Yezidi toplumu başta olmak üzere birçok azınlık grup büyük travmalar yaşadı. Ancak araştırmacıların görüştüğü kadınlar, kültürel yıkımın yalnızca mimari kayıp olmadığını anlattı. Onlara göre bu saldırılar aynı zamanda hafızaya, aidiyet hissine ve kadınların sosyal yaşamına yönelik bir müdahaleydi.
Çünkü birçok toplumda kadınların bir araya geldiği alanlar çoğu zaman dini ve kültürel mekanlar etrafında şekilleniyor. Kiliseler, camiler, türbeler ve kutsal alanlar sadece ibadet edilen yerler değil. Aynı zamanda kadınların birbirine destek verdiği, acılarını paylaştığı, çocuk yetiştirme deneyimlerini konuştuğu ve gündelik hayatın yükünü hafiflettiği sosyal merkezler.
Araştırmaya katılan bazı kadınlar, bu alanların “sevinçlerin ve acıların paylaşıldığı yerler” olduğunu söyledi. Özellikle düğünler, doğumlar, yas törenleri ve toplumsal ritüeller bu mekanlar etrafında şekilleniyor. Dolayısıyla o yapıların yok olması, insanların sadece geçmişini değil günlük hayatını da parçalayabiliyor.
Kültürel Yıkımın Kadınlar Üzerindeki Etkisi
Çalışmada görüşülen bir Keldani Hristiyan kadın, ailesinin vaftiz edildiği ve kendi düğününün yapıldığı kilisenin yıkılmasını unutamadığını anlattı. Bir başka kadın ise caminin yok edilmesini “içimde bir şey parçalandı” sözleriyle tarif etti.
Bu ifadeler, kültürel mirasın insanlar için ne kadar kişisel anlam taşıdığını ortaya koyuyor. Özellikle savaş dönemlerinde insanlar güven hissini kaybettiğinde, tanıdık mekanlar psikolojik dayanıklılık açısından büyük önem taşıyor. Çocukluğun geçtiği mahalle, dua edilen yapı ya da yıllardır ziyaret edilen mezarlık bazen insanın dünyaya tutunma biçimine dönüşüyor.
Yeni araştırma, kadınların bu kayıpları erkeklerden farklı yaşayabildiğini gösteriyor. Çünkü toplumsal roller nedeniyle kadınların sosyal ilişkileri çoğu zaman bu ortak alanlarda kuruluyor. Yıkım yaşandığında yalnızca bina kaybolmuyor; aynı zamanda dayanışma ağı da çöküyor.
Bir Yezidi kadın, kutsal alanların yok edilmesinin ardından toplumunun çevresine duyduğu güveni tamamen kaybettiğini anlattı. Başka bir kadın ise korku nedeniyle evini ve işini bırakıp Ürdün’e göç etmek zorunda kaldığını söyledi. Bu noktada mesele yalnızca kültürel kayıp değil; doğrudan güvenlik hissinin parçalanması.
Savaşın psikolojik etkileri uzun zamandır araştırılıyor. Ancak kültürel mirasın yok edilmesinin kadınların ruh hali üzerindeki etkisi bugüne kadar çoğu zaman geri planda kaldı. Yeni çalışma tam da bu eksik noktaya dikkat çekiyor.
Yıkılan Yapılarla Birlikte Hafıza da Siliniyor
Uzmanlara göre kültürel alanlar toplumların ortak hafızasını taşıyor. Bir şehirdeki eski bir pazar, tarihi bir ibadethane ya da yüzlerce yıllık mezarlık insanların kimlik duygusunun parçası haline geliyor. Bu yüzden savaş sırasında hedef alınan yapılar bazen stratejik değil, sembolik anlam taşıyor.
Özellikle etnik ve dini azınlıklara ait alanların yok edilmesi, “siz burada artık istenmiyorsunuz” mesajı olarak algılanabiliyor. Bu nedenle kültürel yıkım bazı durumlarda doğrudan toplumsal baskı aracı haline geliyor.
Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Ceza Mahkemesi son yıllarda kültürel mirasa yönelik saldırıları daha ciddi ele almaya başladı. 2016 yılında Timbuktu’daki tarihi yapılara saldıran bir örgüt lideri savaş suçu nedeniyle mahkum edilmişti. 2017’de ise BM Güvenlik Konseyi kültürel mirasın kasıtlı biçimde yok edilmesini küresel güvenlik tehdidi olarak tanımladı.
Fakat araştırmacılara göre mevcut uluslararası yaklaşım hâlâ eksik. Çünkü tartışmalar genellikle taş binalar ve tarihi eserler etrafında dönüyor. Oysa bu alanların insanlar üzerindeki duygusal etkisi çoğu zaman yeterince konuşulmuyor.
Bugün Ukrayna’dan Gazze’ye kadar birçok bölgede savaş sürerken, zarar gören her tarihi yapı yalnızca Arkeoloji açısından kayıp anlamına gelmiyor. Aynı zamanda insanların hafızasının, aidiyet hissinin ve sosyal bağlarının kopması anlamına geliyor.
Kaynak: phys.org When wars destroy heritage, women lose more than monuments—new research
Gökhan Yalta'nın Yorumu: Bu haberin en çarpıcı tarafı, savaşın görünmeyen hasarını anlatması. Çünkü televizyon ekranlarında çoğu zaman yıkılmış binaları görüyoruz ama o binanın insanların hayatındaki yerini bilmiyoruz. Bir türbenin ya da eski bir mahallenin yok edilmesi dışarıdan bakıldığında yalnızca fiziksel kayıp gibi algılanabiliyor. Oysa bazı insanlar için orası çocukluğun geçtiği sokak, annesiyle edilen dua ya da yıllarca kurulan dostlukların merkezi olabiliyor. Özellikle kadınların savaş ortamında güven alanı oluşturabildiği mekanların yok olması çok ağır sonuçlar doğuruyor. İnsan bazen evini kaybetmekten önce ait olduğu hissi kaybediyor. Bu da göçü, yalnızlığı ve toplumsal kopuşu hızlandırıyor. Bana göre kültürel miras konusu uzun yıllardır fazla romantik anlatıldı. “İnsanlığın ortak değeri” cümlesi doğru ama eksik kalıyor. Çünkü o yapılar aslında insanların günlük yaşamının bir parçası. Bir mabedin duvarı yıkıldığında bazen bir toplumun birbirine tutunma biçimi de dağılıyor. Gelecekte savaş hukukunda kültürel alanların korunması çok daha sert kurallarla ele alınabilir. Aksi halde sadece şehirler değil, toplumların hafızası da geri dönülmez biçimde silinmeye devam edecek.